-
eylemdeyiz gelecez!
-
#direngeziparki #direnarel #direncarsi
Mezun olmama sayılı günler kala, ülkemizin içinde bulunduğu duruma hiç bir tepki vermesini beklemediğim üniversitem öğrencisi ve eğitim kadrosu ile sesini çıkarıyor ve başından bu yana olanları destekliyor. Sanırım 5 yıllık Arel Üniversitesi maceramda hiç bu kadar omuzlarım kabarmamıştı. Öncelikle bildirinin altında imzası olan hocalardan Bahadır Batmaz’ın öğrencisi olmaktan onur duydum.
Özgürlüklerin sınırlandırıldığı ve gücün elde edilmesi ile diktatör bir yönetime dönüşmeye başlayan ülkemiz, baskıların neticesinde patlama noktasını yaşamıştır. Kimsenin bir araya gelmesini hayal dahi edemeyeceği gruplar omuz omuza amaçlarını bağırmış ve tabii ki devlet olgusu baş kaldıranı ezeruk diyerekten bütün güçleri ile saldırmaya başlamıştır.
Halka yapılan zulümler hiç bir basın organında yer almazken, yer verenlerde halkı “terörist” olarka nitelendirmiştir. Şu bilinmelidir ki; hiç bir siyasi partiye ve örgüte bağlı olmayan insanların olanlardan çok daha fazla iken illegal örgütlere bağlı olduğumuz konuşuldu, yazıldı, çizildi. Marjinal gruplar denildi. Ancak merak ediyoruz bir tane marijanal grup ismi telaffuz edebilecek misiniz? İllegal denilen bütün oluşumların legal olduğu tek tek ispatlandı. Bugün Beşiktaş çArşI grubuna yapılan saldırılar bile korku imparatorluğunun boyutlarını göstermektedir.http://bianet.org/bianet/insan-haklari/147424-makale-yazardik-kolumuza-kan-grubu-yazar-olduk
-
o benim isteklerimde varsa, ya da daha doğrusu, benim isteklerim var olduğu sürece o da var olacaksa ne değişir?
Dostoyevski -
Artık Televizyon İzlemiyormuşuz…
Artık televizyon izlemiyormuşuz…
Evet başlangıçta “hadi oradan” hissiyatı oluşturan bir söylem gibi dursa da eğilim bu yönde hızla değişiyormuş. Reklam izlemeye vaktimiz yokmuş artık. Önümüzde ki haftayı bekleten dizilere de çok tahamülümüz kalmamış. Araştırmalar söylüyor ben değil.
Bağımlısı olduğumuz televizyonla değişen alışkanlıklarımızı ne yönetti peki?

Cevap basit, teknoloji. Aslında toplumsal olarak hazır olduğumuzu tartışmamız gereken teknoloji önümüzü kitle imha silahı gibi verilip kitle iletişim aracı olarak kullanmamız gerektiği söylendi. Mirc ile başlayan serüven IcQ, MSN derken Facebook, Twitter oldu. Son rakamlar genç kitlenin Facebook’tan da uzaklaşıp alternatif aramaya başladığını yani Facebook’un tahtının sallantıda olduğunu gözler önüne serdi.
Televizyon izlemiyormuşuz evet. Artık daha tehlikelileri var mesela tivibu, tvyo. Canlı yayın olmadığı sürece yayın akışını önceden kaydedip izleme fırsatı veriyor hemde bir koltukta oturup kalmadan elinizdeki kitle imha silahlarından her hangi biriyle. Öyle ya teknoloji delisiyiz. Örneğin Çorum’da yaşayan Hasan efendi telefonunun yön bulma uygulaması olmasa yirmi yıldır gittiği bakkalı bulamaz hale geldi. Hoş bakkalın bulunmama sebebi yerini çoktan bir alışveriş merkezinin almış olmasını da muhtemel hale getirir ya o konuya girmeyelim.
Tabletten, akıllı telefondan, diz üstü bilgisayardan ve internetin olduğu her yerden televizyon izleme özelliği varken kim gezecek şimdi onca ne olduğuna anlam yüklemek gereken bilimsel makaleyi. Modern kerhanelerimiz olan evlendirme programları dururken hem de!
Bilişim sektörünün Türkiye ile doğru tahmin yaptığı ve teknoloji ile taban tabana büyümeyen tek bir sektör kaldı; e-kitaplar. Yatırımcı işini bilir. Okumak gibi sıkıcı bir eylemi destekleyip ucuz yollu Türkçe e-kitapların yaygınlaşmasını beklemek fazlaca romantiklik olur. Hem ne gerek var ki? Hürrem hafta da bir öğretiyor Osmanlı tarihini. Reşat Nuri’nin ölümsüz eserleri de özendiriyor ensest ilişkilere. Eh lise hayatında göremediğin bütün mini etekli hatunlar kas çalışmış ağabeylerde televizyonda. Kitap okuyan üç beş geri zekalı da olsun canım ne olacak?
Sektör kabuk değiştiriyor ve bağımlılık kat sayıları arttırılmaya çalışılıyor. Benim gibi bu işe alışamayanlar her şey geçtiği zaman tam olarak nereye düşecekler onu zamanla göreceğiz. Belki bir fare imleci kafamızın üzerine sağ tıklayıp önce kes sonra geri dönüşüm kutusuna yapıştır yapar. Hatta bu kadar uğraşmayıp yaka paça sürükleyip götürüp geri dönüşüm kutusu üstüne bırakma ihtimali de var ama korkunç olur diye düşünmemeye çalışıyorum.
Ali SAVAŞAN
17/03/2013
-
Bütün yaptıklarımızın bedelini ödedik, açlığımız yine de dinmedi. Karabasanlar, cinler, şeytanın yaverleri… Çevirmişler dört bir yanı. Yukarısı cennet aşağı cehennem…
Araf -
You can change the world!
-
Elvan’ın Doğum Günü
Kahve ve çay. Ömer için zor seçim. Yetiştiği toplum çaysız kahvaltı yapmazken o hep kahveyi sevdi. Zaten kolu koptu bir gün kahve içerken. Hiç suçu yoktu ve savaşın ortasında değildi. Mahallelerinde bomba patladı o kadar. Eskiden doğal şeylerdi bunlar.
Makineye dokundu. Köpüklü ve sütlü kahvesi hazırlanırken makineden gelen tuhaf sesleri dinledi. Kumar oynamaya özenmemişti ama bu makineyi beklerken kahve değil de para verecekmiş gibi beklediği zamanlar olduğunu fark etti. Telefon… Lüzumsuz zaman… Açmadı.
Uzun arkalıklı, deri ve eski tarz koltukları çocukluğundan beri severdi. Bu yüzden daracık odasında iğreti dursa da yeşil bir tane edinmişti ve yine saçma bir görüntü çizen ayaklı lamba, koltuğun yanında yıkılmak üzereymiş gibi beklemekteydi.
Sigarasına alışmış olmasının tek sebebi paket rengiydi. Beyaz… Bombanın patladığı gün görebildiği tek renkti. O günü unutmamak için protez ve son derece kullanışsız koluna bakmak yerine sigara paketine bakıyordu. Ya da sadece arkadaşlarına sigarayı bırakmamak için anlattığı bir bahaneydi.
Telefon…
-Alo.
-Ömer?
-Evet ama sen…?
-Elvan.
-Arama beni…
-Ama…
Dıt dıt dıt…
Ömer çok sevmişti. O bomba patlayıp kolunu ondan alana kadar. Vicdan muhasebesini de bir türlü bitiremedi aslında Elvan’ın. Kendisine acıdığını düşünüp ayrıldı ondan. Çok seviyordu. Kolu olmadan onunla bir yatağa çırılçıplak girmeyi hayal edememişti. Her kadın sevişirken kendisine sarılan bir erkeği ister bense tek bir kol…

Ömer korkmuştu. Yeteri kadar sıkı sarılamayıp, duvarları Elvan üstüne kurup, yıkılmasından tuğlaların uçuşmasından ve bir gün onun gitmesinden korkmuştu. Okuduğu kitaplar, izlediği filmler zaten ne yaparsa yapsın bir gün ikisinden birinin kaybedeceğini söylüyordu. Ömer, Elvan’ı kaybetmek istemediği için başlamadı.
Telefon iki üç kez çaldı kapandı bu sefer. Kokusunu hissetti Elvan’ın ve hemen hemen hiç açmadığı perdelerin arkasından küçücük ayaklarıyla (patates ayak diye severdi eski güzel günlerde) Elvan belirdi.
Kahve döküldü.
Koltuğun yanında duran dergilerin üzerinde sıcak su kıvrımları dolaşırken, eğim ve yer çekimine karşı koyamayan damlalar sanki yerle kavuşmak istermiş gibi acele ettiler.
Göz bebekleri büyüdü.
Nefes almak; istemsiz bir refleksten, istediği halde yapılamayan, beynin bütün yetkisini kaybettiği bir hale dönüştü.
Eskisi gibiydi. Yeni halini görmüştü ama, sevmemişti saçlarının rengini. Şimdi tam aşık olduğu kadın karşısındaydı. Simsiyah saçları lacivert elbisesinin omuzlarına dökülmüş, hafif sağa yatık bir gülümseme masmavi gözler…
Telefon…
Ömer elini uzattığında gördüğü bütün gerçeklik, katıksız ve buz gibi bir boşluğa dönüştü. Elvan’ın doğum günü yaklaşıyordu ve onunla ender çıktığı bir zamanda Asmalı’da onun çok beğendiği tek yerde bir şeyler içip kendi kendisiyle kutlayacaktı Ömer. Kimsenin bilmesine gerek yok değil mi?
Telefonu açtı ve dinledi.
-Ömer… Ömerr… Çığlık atacağım ama … Neyse dinlediğini bildiğim için konuşuyorum. O kolun bombalı bir saldırıda kopmadı. Sen bunu kendi aklında meydana getirdin çünkü bana karşı suçluydun. Seni asla affetmeyeceğimi söylemiştim. Hakaretler ettin bağırdın çağırdın. Her şeye sebep olan sendin! O gün biterken sen kendine ne yaptın bilmiyorum. Ruhunla birlikte kendinden de bir şeyler kopardığını sayıklıyordun sadece. Uyan Ömer!
-Ne istiyorsun?
-Kahve içelim. Senin istediğin, kendini rahat hissettiğin bir yer olsun.
-Neden geleceğimi düşünüyorsun? Beni özlemene rağmen gittiğini söylemiştin. Yine gitmek için mi?
-Hiç değişmeyeceksin değil mi?
-Hayır.
-Seni bu yüzden sevemedim belki de.
-İyi günler.
-5’te senin oradaki cafe…
…………
Ömer o çok sevdiği yeşil koltuğundan hafif doğruldu. Gidip gitmemek hiç kendisine bağlı bir karar değilmiş gibi tekrar yığıldı. Çalışmayan saati, tahmin ettiği yerde duruyordu…
(devam edecek)
Ali Savaşan
20.02.2013
-
Fikirleriniz İçin Savaşın!
-
metaforlar semboldür ve sembollerin duygusal yoğunluğu normal kelimelerden fazladır. aşk; metafordur.
Ali Savaşan -
Nodim
Eski bir filmdeki eksik bir sahnenin çocuğu gibi duruyordu. Yanına yaklaşan onca kelli felli adama aldırmadan, kısacık saçları ve saçlarının kısalığını bile kıskandıran eteğiyle barın ortasında, sigara dumanları içinde…
Gözleri bir ışığın söndürülmüşlüğü ardında kalan karanlık kadar yoğun ve sözcüklerin en acı ağıtları söylediği günlerde ki kadar keskin, kesin. Baktığına inanmak bile güç. Sadece bir trans yersiz bir şikayetin dinlenilmez sıkıcılığı.
Kaşları kalın ama ince alınmaya çalışılmış ve yolunmuş gibi. Onlarda aynı siyahlıkta teninin bembeyaz narinliğine inat. Boynunda 70’lerde ki hippilerde gördüğümüz cinsten bir kolye öylesine tutturulmuş gibi göğüslerinin arasına sarkmış. Göğüs çatallarını hafifçe geçip inişli, çıkışlı bir gezintiye çıkmış sanki. İnsanın hele Nodim gibi her kadına aç bir erkeğin dikkatini çekmemesi, o göğüsler üzerinde fantazi kurmaması mümkün değil.
Nodim fakir ve çirkin. Tek yeteneği dilini gerektiğinde bir yılan gibi kıvırırken istediği anda Nil’in en güzel seslerini çıkartabilmesi. Öylece yaklaştı kıza. “Merhaba” dedi ve tabii ki yanıt alamadı. Kötü kokuyordu Nodim. En son yıkandığının üzerinden ne kadar geçti diye düşündü.
İzinsiz masaya oturdu. Bir bira söyledi. Genelde ısmarlamak pek adeti değildi. Gözlerini kızın göğüslerinden bir ayırabilse, kızın ona öldürecekmiş gibi baktığını anlaması çok uzun sürmeyecekti ama Nodim sadece seks istiyordu.
-Ne istiyorsun?
Nodim afalladı. Kız gözetlediği iki buçuk saat boyunca sipariş verirken bile konuşmamıştı.
-Tanışmak…
dedi Nodim ama kendi güçsüz sesine kendisi bile inanmadı.
- 100 dolar.
dedi kız.
- Tanışmak mı? Devamı dahil mi?
- Tanışmak.
- Ne biçim bir ticaret bu böyle.
- 100 dolar beni bedava düzebilmen için sana satacağım zaman. İyi kullanırsan zaten her şey bedava.
- Şimdiye kadar kazanan oldu mu?
- Hayır.
Nodim çıkmazda gibi hissetti. Kızda. İkisi de aslında ne kadar saçma bir noktada durduklarını görüp gülümseyebilirdi; garson gelmemiş olsaydı.
- Yeni bir bira?
- Evet.
- Hanımefendi siz?
- …
Garson çekip gittikten sonra Nodim ceplerini yokladı. Biralar iki dolardan dört dolar ederdi. Bu da cebinde tam on iki dolar kalacak anlamına geliyordu. Kız gözlerini bile kırpmadan bakıyordu. İçine işlemişti resmen. Göğüsleri, bembeyaz vücudu, kusursuz bacaklarının şeklini bile duyumsamıyordu şimdi Nodim. Özlem duyduğu şefkat ve bir asırlık yalnızlık…
- Para mı vermeyeceksen kalkabilirsin.
- Param yok.
- Kalk o zaman, zaten seni hiç sevmedim.
Nodim kalkmaya yeltendi sonra aklına bir şey gelmiş gibi birden oturdu. Cebinde ki on iki doları masaya bıraktı.
- Kabul mü?
Kız hayır anlamında başını salladı. Çocuk inatla kalkmadı. Aralarında geçen bakışma sonrasında kız isteksizce başıyla oturmasını onayladı.
- Anlat bakalım beni kandıracak ne tür sözlerin var cebinde olmayan parandan başka…
alaylı da bir kahkaha attı. Sesi çirkindi.
Nodim sadece izledi. Söyleyecek bir söz bulmak onun için kolaydı ve aslında söylemek istediği ve gerçekten hissetmeye başladığı duygular vardı. Gözlerinin zindanı kapanıyor onu içeride bırakıyordu.
Kız. O daha da şaşırmıştı. Şimdiye kadar bütün erkekler bülbül gibi methiyeler düzer, o gülümser, hatta tav olmuş gibi yapar sonra masadan kalkmaları gerektiğini söylediğinde o adamların yüzünde ki hayal kırıklığıyla dalga geçerdi. İlk seferler inanmıştı bir kaç adama. Her sabah olduğunda adamlar canavara dönüşmüş onu dövmüş kapının önüne fırlatmıştı. Şimdi karşısında oturan çocuk sadece susuyordu. Yüzünde zaten hayal kırıklığından başka bir şey yoktu. Masaya oturduğu ilk dakika da görmüştü bunu. Masadan bir peçete alıp bir şeyler karaladı, sonra eski püskü ama zamanının iyi çantalarından birine koydu.
Yavaşça ayağa kalktı; “gidelim” dedi Nodim’in kulağına.
Nodim sevinmişti ama gözyaşları pınarlarına hücum etmişti. Anlamsızdı.
Yürüdüler. Kaç blok, ne kadar mesafe düşünmeden. Yol ortasında bir ağacın altında öpüştüklerini hatırlıyordu Nodim. Sonrası bir trafik curcunası, daha sonra sakinlik ve sonra yaklaşan ışıklar.
Nodim hiç bir zaman hatırlayamadı hikayenin o kısmını ama anlatılanları topladık dört köşeden.
İki genç zil zurna sarhoş gibi hareket ediyorlarmış. Öpüşmüşler, birbirilerini yumruklamışlar, sonra sarmaş dolaş dalmışlar sokaklara…
Başka görgü tanıkları başka bir sokaktan bildiriyorlar sonra;
Arabaların üstlerine çıkmışlar. En son bir et arabası sahibi bunları sopayla kovalamış bunlar adama gülüp kaçmışlar.
Ve son gördü tanığı;
“El ele tutuşmuş öylece duruyorlardı. Yürüyüp gideceklerini sandım. Biraz yavaşlamıştım ama nereden bilirdim yolun ortasında öylece duracaklarını. Direksiyonu çevirmem kar etmedi. Sanırım sağdakine direk çarptım çünkü birinin sola doğru savrulduğunu fark ettim. Arabadan indiğimde kız çoktan ölmüştü, çocuk yara bere içinde nefes almaya çalışıyordu. Sonra bende krize girmişim hatırlamıyorum.”
Polisler bir peçete buldular güzel kızın hırpalanmış çantasında.
“Ölmeye değecek birini bulduysan, onu kaybetmeden hemen ölmek gerekir.”
Ali SAVAŞAN
14/06/2012